Amellere ilişkin Kur’ân–ı Kerim’de ve hadis–i şeriflerde göze çarpan ayrımlar, genellikle amel–i sâlih/hasene ve amel–i sû’/seyyie (kötü amel) türlerinden bahsederken dinî ilimlerin gelişim sürecindeki temel tartışmalar, naslarda yer alan ifadelerin yeniden yorumlanmasının önünü açmış; bu sayede insan amellerine dâir geniş bir dağarcık teşekkül etmiştir. Bu bakımdan dinî düşünce geleneğinde amel türlerine dair çok sayıda tasnif yapılmış, ancak bedenî ve kalbî ameller ya da zâhir ve bâtın ameller şeklindeki ayrımlar ve tasavvufun bunlar arasından kalbin amelleriyle ilişkili bir alan olduğu yargısı, oldukça yaygınlık kazanmıştır. Tasavvufun kalbin amelleri ile ilişkilendirilmesinin birkaç asra sâri netameli gelişmelerin sonucunda gerçekleştiği dikkate alındığında, söz konusu yargının üzerinde yeniden düşünmek zarureti ortaya çıkıyor. Bu yönüyle kalbin amelinden bahsederken sadece basit bir şekilde insanın dinî davranışlarının tasnifiyle ilgili bir meseleyi açmakla kalmayız; aynı zamanda ilmî bir disiplin olması bakımından tasavvufun dayandığı meşruiyet zeminine de işaret etmiş oluruz. O nedenle sûfîlerin kalbin amelleri ile ne kastettiklerini ve tasavvufun sadece kalbî amellerle sınırlı olup olmadığını tasavvufu dinî düşünce geleneğindeki tartışmalara, ama en çok da tevhid ve imanın mahiyeti konusundaki ihtilaflara bağlayarak anlamaya çalıştığımızda görebiliriz.