Ahlâk alanında çalışma yapan herkes, özellikle son iki yüzyılda ahlâk alanında bir kriz olduğunu fark eder: Felsefenin diğer alanlarında olduğu gibi ahlâk da klasik dünyadaki zeminini kaybetmiştir. Bilindiği üzere ahlâk, klasik dönemde asıl itibarıyla metafizik üzerine kurulur. Ahlâkın metafizik üzerine kurulması, felsefenin kendi düzeni bakımından anlaşılabilir olsa da bu cümlenin anlam kazandığı geniş bağlam kolayca anlaşılmamaktadır. Bu amaçla, (i) ahlâk kelimesini teori ve pratiği içerecek şekilde; (ii) metafizik kelimesini ise sadece felsefî bir disiplin adı olarak değil; varlık olmak bakımından varlık hakkında araştırma yapma iddiasında olan disiplinler olarak felsefî ilâhiyatı, kelâmı ve tasavvufu içerecek şekilde anlayalım.
Bilindiği üzere klasik dönemde ahlâkî idrâk, metafizik idrâkin bir türevi olarak görülür. Bunun sebebi şudur: Ahlâk, insan için neyin iyi olduğu sorusunu cevaplar. İnsan için hangi tercihlerin iyi olduğunu bilmek için bir insan ferdi yahut bazı insan fertleri özelinde insan türünün yetkinlik sınırının kavranması gerekir. Diğer deyişle herhangi bir insan, kendi idrâk kabiliyetini bütünüyle fiil haline getirecek olsa ne derece yetkinleşebilir yahut nasıl bir insan olur sorusunun belirgin bir cevabına ulaşmalıyız.
Klasik felsefî bilimler hiyerarşisi, bir felsefe talebesinin fizikten matematiğe, matematikten de metafiziğe yükselerek filozof olması üzerine kuruludur. Bu hiyerarşik tahsil sürecinin bizim buradaki konumuz açısından anlamını şudur: Bir felsefe talebesi, önce fizik kapsamına giren disiplinlerde cismânî mevcutlarda tahakkuk eden varlık anlamını kavrar. Bu kavrayış, fiziksel dünyanın tüm mevcutlarının ayrıntılı olarak hakikatlerini kavramaktan ziyade fiziksel seviyede var oluşun ne anlama geldiğini kavramaktır. Fakat bu kavrayışın dakik bir şekilde bir zihinde meydana gelebilmesi, insanın belirli bir dönemdeki fizik bilimler hacmine vakıf olmasını gerektirir. Yanlış anlaşılmasın, bir dönemdeki fizik bilimler külliyatının tüm cisim türlerinin hakikatlerini doğru bir şekilde içermesi zorunlu değildir. Burada zorunlu olan şey; zihnin dakikleşmesi, incelmesi ve varlığın cisim olarak tahakkukunu kavramasıdır. Yani zihnin temaşa ve idrâkinin keskinleşmesi ve cisim olarak var olmanın ne demek olduğunu idrâk etmesi gerekir. Bu ise ne tüm cisim türlerinin tamamının idrâkine ne de cisimler hakkındaki bilgilerin tüm ayrıntılarıyla doğru olmasına dayanır. Tam tersine insan zihninin bir dönemde yöntemsel olarak tahkik edilmiş ve dakikleştirilmiş bilimsel bilgiler kümesine vakıf olarak cismani varlık seviyesinin keyfiyetine dâir sezgisel idrâkin oluşmasına dayalıdır. Aynı durum, matematik kapsamına giren nesneler için de geçerlidir. Felsefe talebesi, matematikte varlığın miktar olarak tahakkuk etmesinin ne demek olduğunu idrâk etmeyi amaçlar. Fizik ve matematik seviyede varlığın idrâkinden sonra kişide oluşması beklenen idrâk, cisim ve miktar seviyesinde varlığın kendi içinde temellenip tamamlanmadığını kavrayıp bunların ötesine geçerek varlığı kendinde temellenen bir mevcudun idrâkidir. Bunun için mevcutların çoğuna veya tamamına ulaşan durumları kavraması ve nihayet Tanrı bilgisine ulaşması gerekir. Tanrı bilgisine ulaşmak, varlık olmak bakımından varlık bilgisini elde ederek insan idrâkinin vüsatının artık nereye kadar uzandığını kavramak demektir. İşte bu seviyeye ulaşan kimse, insan türünün kemalini, dolayısıyla da gayesini bilebilir. “İnsan için iyi olan nedir?” sorusuna da ancak böyle bir kemal ve gaye idrâkine erişebilen kimse cevap verebilir. Bu sebeple ancak metafizikçi filozoflar, ahlâkın teorisini kavrayıp insan fertleri değil ama insan türü için ahlâkî yetkinliğin ne olduğunu, hangi türden davranışların bir ferdi kemale erdirebileceğini, hangi türden siyasî, içtimaî ve hukukî düzende söz konusu kemale ulaşılabileceğini takdir edebilir. Bu bakımdan ahlâkın teorisi hakkında hitabet, cedel, safsata veya şiirden uzak bir tefekkürü, metafizikçi filozof yapabilir.
Filozoflara göre ahlâkın pratiği yani bireyleri ve toplumu yetkinleştirecek ahlâkî kurallar, insanın tahayyül gücünün metafizik idrâkle paralel olacak şekilde çalışmasıyla mümkündür. Fârâbî’den itibaren İslam dönemi filozofları, ahlâkın pratiğinin yani insan için iyi olan anlamların belirli davranış kalıplarında takdirinin peygamberlik seviyesinde bir tahayyül gücü gerektirdiğini düşünmüşlerdir. Onlara göre ahlâken iyi ve isabetli olanı, tüm fertler için iyi ve isabetli davranış kurallarına ancak bir nebi dönüştürebilir. Dolayısıyla pratik ahlâkın tüm dönemlerde câri olan, genel kurallarının olmasa bile ayrıntılı kuralları, ancak bir peygamberden alınabilir. Pratik ahlâkı tayin kabiliyetinin peygamberlik makamına verilmesi, aslında ahlâkın temelini oluşturan metafizik idrâkin teorik ve pratik seviyelerde iki ilkede tecessüm ettiği anlamına gelir. Bu ilke, teorik ahlâk söz konusu olduğunda metafizikçi filozof; pratik ahlâk söz konusu olduğunda ise peygamberdir. Bir bütün olarak insânî varlık alanının hem “insan için iyi olan nedir?” hem de “her bir fert için isabetli davranışlar nelerdir?” sorularına verilecek doğru cevap ise filozof–peygamberde birleşir. O hâlde ahlâkın zeminini metafizik idrâk oluşturur yargısı, iyi ve erdeme dâir açıklamaların kaynağında metafizik idrâke sahip birey veya bireyler vardır anlamına gelir. İslam öncesi dönemde daha ziyade bilge kişiler şahsında temsil edilen söz konu bilgi ve tahayyül, İslam dönemi felsefesinde Hz. Peygamber’in[s.a.v.] şahsında temsil edilmiştir.
Şerî bilimler geleneği felsefe geleneğinden farklı olarak Hz. Peygamber’in[s.a.v.] kendisini milat kabul eder. Bunun sebebi açıktır: Hz. Peygamber’le birlikte İslam vahyi zuhûr etmiş ve süreç içinde İslam büyük bir medenî hayat inşa etmiştir. Ahlâkî tartışmalar söz konusu olduğunda kelam geleneği için sorun, ahlâkî sorumluluğun kendisini temellendirmektir. Ahlâkî sorumluluk şerî mükellefiyetin bir parçası olduğundan daha genel bağlamda sorun teklifin nasıl oluştuğunda düğümlenir. Mutezile mütekellimlerine göre bir kimse akıl yürütme gerçekleştirebilecek olgunluğa eriştiğinde nazarî olarak Allah’ın varlığını bilmekle mükellef olduğu gibi nimet verene şükretmenin güzel, adaletin iyi, zulmün kötü olması gibi temel ahlâkî ilkeleri de bilmekle mükelleftir. Kuşkusuz burada Allah’ın varlığını bilmek olarak ifade edilen metafizik idrâk, nimet verene teşekkürün güzel olduğunu bilmek şeklinde ifade edilen ahlâkî idrâki önceler. Teklif, Allah ve kul arasında karşılıklı sorumluluk oluşturduğundan Allah, kişide söz konusu inanç ve ahlâk ilkelerini bilmeye sevk eden hatırlar yaratır yani kişinin zihninde istidlâl yapmaya iten düşünceler oluşur. Dolayısıyla ahlâkî sorumluluk, bir yandan Allah’ın kulda meydana getirdiği düşünceler diğer yandan kulun bu düşünceleri dikkate alması yahut almamasıyla gerçekleştirdiği istidlâller yoluyla tahakkuk eder. Bu bağlamda en temel ahlâkî idrâk, bir bireyin yetişkin şahıs olma sürecinde nazarî olarak kendisinde meydana gelen bir idrâktir. İdrakin nazarî olarak meydana gelmesi, onun tercihe dayalı olması gibi bir kanaat oluşturmamalıdır. Ahlâkî idrâkin oluşumunu mümkün kılan nazar ve istidlâl, her hâlükârda gerçekleşir ama kişinin adalet veya zulüm taraflarında birinde bulunması, tercihine bağlıdır. Ahlâkîlik, tercihe bağlı değildir. Genelde peygamberlik, özelde Hz. Peygamber[s.a.v.], bu idrâki ayrıntılandıran, ikmal eden ve ilâhî iradenin taleplerini ileterek kulun ahlâkî tercihlerini ilâhî irade doğrultusunda gerçekleştirmesini mümkün kılan ilkeye tekabül eder. Fakat ahlâkî ilkeler, ya kendinde şeyler olarak bulunurlar ya da iradeli olarak gerçekleşen tüm fiillerin muhtelif yönleri olarak tahakkuk ederler. Her halükârda ahlâkî ilkeler, tüm idrâk eden fâillerden bağımsızdır ve uyulması gereken kurallar olarak kendilerini iradeli fâile dayatırlar. Mâtürîdî kelamcıları da ayrıntıda farklar bulunmakla birlikte teklifin oluşumunda Mutezile kelamcılarına benzer bir görüşü savunurlar ama ahlâkî kuralların idrâk eden fâillerden bağımsız kendinde ilkeler veya fiillerin yönleri olmasında farklılaşırlar. Eş’ârî kelamcılar ise hem teklifin oluşumunu hem de teklif kapsamında düşünülen ahlâkî sorumluluğu nübüvvet ilkesine göre değerlendirir. Dolayısıyla Eş’ârîlere göre özel olarak her türlü ahlâkî sorumluluk, bir peygamberin tebliğine muhatap olmakla ilgilidir.
Genel olarak kelamcıların da ahlâkî sorumlulukta peygamberlik müessesesine hususî bir konum vermesinin sebebi filozoflara benzer: Tevhid, nübüvvet ve ahiret bilgisi ve bu bilgiyle irtibatlı olarak insanın sorumluluğu ya tamamen ya da önemli ölçüde peygamber tarafından temellendirilir. Yani genelde herhangi bir peygamberde, özelde Hz. Peygamber’de[s.a.v.] meydana gelen metafizik idrâk, insan türü ve fertlerinin bir yandan âlemdeki konumunu tayin eder diğer yandan bu dünyaya ve öte dünyaya dönük maslahat ve mefsedetlerini içerir. Dolayısıyla peygamberin idrâkinden müstağni kalarak Allah’ın iradesini kavramak, dolayısıyla da insan için neyin gerçek anlamda hayır neyin gerçek anlamda şer olduğunu bilmek ve bu bilgiye uygun davranmak imkânsızdır. Kelam geleneği, Hz. Peygamber’in dar–ı bekâya irtihaliyle birlikte onun tebliğ ettiği metafizik idrâkin ve bunun gereği olan maslahat ve mefsedet bilgisinin şerî ilimlerdeki araştırmalarla sürdürülebileceğini düşünmüştür. Bu bağlamda şerî ilimler, aslında Hz. Peygamber’in idrâkinin bir tür tafsili işlevi görür.
Tasavvuf da şerî bir bilim olması hasebiyle genel olarak ahlâkî sorumluluğu temellendirmede kelam geleneğiyle uyumlu bir tavır sergiler. Fakat mutasavvıflar ile kelamcılar arasında Hz. Peygamber’in metafizik ve ahlâkî idrâke kaynaklık etmesinin keyfiyeti hakkında esaslı bir fark vardır. Onlara göre Hz. Peygamber velayet yönüyle metafizik idrâke kaynaklık ederken nübüvvet yönüyle ahlâkî ve hukukî kurallara kaynaklık eder. Evet, müminler için nübüvvet yönü velayet yönüne erişmek için bir yöntem olarak kullanılabilir. Lakin nübüvvet yönünün hakikî bir kavrayışı, ancak velayet yönüne varis olmakla mümkündür. Genel olarak Müslümanlarda tahakkuk eden umumi bir velayet bulunmaktadır ve bu umumi velayet, Hz. Peygamber’in velayet yönüne takliden veraseti sağladığı gibi nübüvvet yönüyle zuhûr eden şeriatın devamını mümkün kılan bilimler külliyatına kaynaklık eder. Ama velayet yönüne tahkik yoluyla varis olmadıkça metafizik idrâk ve bunun uzantısı olarak ahlâkî idrâk, hakikî anlamda temellenemez. Böylesi bir veraset ise farklı hususiyetlere sahip velilerde yani insan–ı kâmilin en yetkin tahakkuku olarak Hz. Peygamber’in muhtelif dönemlerdeki temsillerinde tahakkuk eder. Bu temsiller, asıl olan Hz. Peygamber’in az veya çok, eksik ama ayrıntılanmış türevleridir. Fakat kelam, fıkıh hatta hadis geleneğinde şerî bilimlerin Hz. Peygamber’i ikame etme işlevi, tasavvufta esas itibarıyla velilere verilmiştir. Özellikle Ehl–i Sünnet kelam geleneklerine mensup kelamcılar için tasavvuf geleneğinde görülen hususî anlamıyla “velayet”, Hz. Peygamber’i ikame etmede asıl değil, parça işlevi görürken tasavvufta velayet, asıl; şerî bilimler, ayrıntı işlevi görür. Metafizik idrâk ve ahlâkî yetkinlik, daima bireyler tarafından taşınabileceğinden mutasavvıflar, insan–ı kâmil ve türevlerinin merkezde olduğu bir düşünce geliştirmiştir. Dolayısıyla tasavvufta rical, asıl; bilgi, uzantı iken diğer şerî bilimler mensuplarında bilgi asıl, rical mümessildir.
Hem felsefî hem şerî bilimler geleneği dikkate alındığında nazarî ahlâk metafizik idrâkin ardından gelir. İslam öncesi dönemlerde mesela Yunan’da da Platon’da görüldüğü haliyle bilgeyi bilimlere önceleyen veya Aristoteles’te görüldüğü gibi bilimleri şahsın önüne koyan yaklaşımlar vardır. Fakat orada da ahlâkî idrâk, metafizik üzerine kurulur. İslam tecrübesinin farkı, metafizik ve ahlâkî idrâkin bilhassa Hz. Peygamber’in tecrübesi ve bu tecrübenin devamı olarak ele alınıp ayrıntılandırılmış olması ve diğer insânî tecrübeleri nübüvvet ilkesine nispetle tartışılan bir parçaya dönüştürmesidir. Yunan felsefesinden hareketle dile getirilen düşünceler de İslam dönemi tefekkürünün bir parçası haline gelmiştir.
Yeni Çağ’dan itibaren Batı felsefesinin gelişimi, bilhassa 19. yüzyıldan itibaren ahlâkın zemininden metafiziği çekerek yerine bilgi teorisini koydu. Dolayısıyla nazarî ahlâkın temel ilgisi, ahlâkî bilginin açıklaması ve temellendirilmesine yöneldi. Fakat modern dönemde bilgi teorisi alanının karakteristik özelliği, temellendirme sorunlarını ifşa etmektir. Temellendirmenin kendisi söz konusu olduğunda bilgi teorisi, oldukça isteksiz davranma eğilimindedir. Bu sebeple ahlâk, klasik dünyadaki doğal zeminini kaybetti. Bu durumun iki büyük sonucu olmuştur. Birincisi, ahlâkın kendisine özgü bilgi alanını kaybetmesidir. Son iki yüzyıldır sadece ahlâka özgü bir bilgi alanı olup olmadığı oldukça tartışmalı hale gelmiştir ve olduğuna dâir bir eğilim de görünmemektedir. İkincisi ise ahlâk çalışmalarındaki ilgi sapmasıdır. On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından bu yana ahlâk çalışmaları, ya duygu tahlillerine ya değerlerin tarih içindeki gelişim süreçlerine ya da meslek ahlâkı çalışmalarına dönmüş durumdadır. Artık genel olarak insan türünü ilgilendiren erdem ve erdemsizlikler ile bunların hiyerarşik yapısından, muhtelif sınıfların sahip olması gereken erdemler ile kaçınmaları gereken erdemsizliklerden, aile, arkadaşlık, yöneten–yöneten ilişkilerinde filizlenen erdem ve erdemsizliklerden bahsetmek eski anlamını yitirdi; daha ziyade meslekî başarıları mümkün kılan şartların talep ettiği melekelerden söz edilmektedir. Hiç kuşkusuz duygu tahlilleri yapan modern psikoloji, ortak iyiye ve insan ilişkilerine dâir araştırmalar yapan sosyoloji ve siyaset bilimi, insânî değerlerin tarih boyunca değişim süreçlerini inceleyen antropoloji gibi alanlardaki gelişmelerin ahlâk çalışmalarına katkısından söz edilebilir. Fakat muhtelif disiplinlerdeki başarıların ahlâka gerçek bir katkı olabilmesi için ortada özerk bir alan olarak ahlâkın var olması gerekir. Oysa söz konusu iki sonuç etkin olduğu ölçüde hem klasik dönemdeki haliyle ahlâk sorunları hem de ahlâk dağarcığı gün geçtikçe anlamı yitimine uğratmaktadır.
Bu bakımdan ahlâkın zeminini yitirmesi, kelimenin hakikî anlamıyla bir düşünce krizidir. Yanlış anlaşılmasın, nazarî bir sorun demek istemiyorum. Tabii ki nazarî bir sorundur ama sorun kelimesi, durumu ifade etmek için yeterli gelmemektedir. Zira her dönemde bilimsel çalışmaların sorunları olur ve o dönemin hâkim bilim anlayışı ve teorileri doğrultusunda bir çözümü bulunabilir yahut çözüm arayışları sürebilir. Herhangi bir sorunun bir düşünce krizi olabilmesi için o sorunun artık hâkim anlayış içinde kalarak çözümünün mümkün olmaması gerekir. Ahlâkın krizi, tam da bu seviyededir. Son iki yüzyılın veya modern nazariyatın hâkim tavrı içinde kalarak ahlâkın krizinin çözülmesi mümkün değildir. Dolayısıyla ahlâk alanında yapılacak herhangi bir çalışmanın bu krizle yüzleşip ahlâka kaybettiği zemini tekrar kazandırması için modern nazariyatın dışına çıkması ve modern nazariyatın seyrini belirleyen temel postulatları değiştirmesi gerekir.
David Hume’a kadar geri giden ama bilhassa Kant ve sonrasında güçlenen metafizik eleştirileri, yirminci yüzyılın ilk yarısında oldukça ayrıntılı ve yıkıcı bir seviyeye ulaştı. Bu denli ayrıntılı ve yıkıcı olmasının nedeni, sadece felsefenin muhtelif alanlarında eleştirilerin derinleştirilmesi değil, metafizik kabullerin paranteze alındığı, etkisizleştirildiği ve en iyi şartlarda etkisinin temenni söylemlerinde kaldığı bir siyasî, iktisadî ve içtimaî düzenin hâkim olmasıdır. Tüm bunlarla hesaplaşmak, sadece çok yönlü bir araştırma ve ayrıntılı bir tartışmayı değil; aynı zamanda hayatın muhtelif alanlarına derinlemesine yayılmış fiili mücadeleyi gerektirmekte ve her bir alan müstakil stratejilere ihtiyaç duymaktadır. Oysa ahlâkî düşüncedeki kriz, ertelemeye elverişli görünmemektedir. Bu sebeple fiilen ahlâk alanının kendi imkânlarını seferber eden bir yöntemin izlenmesi daha elverişlidir. Ahlâkın başka hiçbir alanla mukayese edilemeyecek şekilde kendisine özgü imkânı, tercih hakkıdır. Zira insan, tercih ederek yokluğu varlığa ve imkânı zorunluluğa dönüştürdüğü ve inandığı değerler doğrultusunda hayatı şekillendirdiği ölçüde ahlâkî bir fâildir. Dolayısıyla temellendirmeyi fiilen metafizik alana bırakan ve metafizik ilkeleri postulat olarak alan bir tercih, ahlâkî düşünceyi düştüğü yerden kaldıracak bir çıkış yolu olarak değerlendirilebilir. Aynı durum pratik ahlâk alanıyla ilgili büyük sorunlar için de geçerlidir.