“Başka”nın Bilgisi
Ahlâkî tecrübede “başka” kavramının hayâtî bir yeri vardır. Hatta “başka”nın bulunmadığı bir zeminde ahlâktan bahsedemeyiz. Kendi içine kapanmış bir bilinçte ahlâk tecrübesi ortaya çıkmayacaktır. Başkası söz konusu olduğunda “benim” (kendinin bilincinde olan özne/süje) gibi hisseden, benim gibi ihtiyaçları olan başka bilinçli varlıklardan bahsediyor oluruz.
“Başka”nın doğurduğu ahlâkî meselelerden önce, bazı çok temel epistemolojik/felsefî problemler bulunuyor.1 Bu noktadaki en öncelikli felsefî mesele, bilinçli süjenin dışında bir varlık olup olmadığı meselesidir ki, bilhassa başka akıllı varlıkların mevcudiyetini sağlam biçimde nasıl temellendirebileceğimiz meselesi burada merkezî önem taşımaktadır. Bununla irtibatlı olarak ise herhangi bir faninin değerlendirmesinden bağımsız olarak kendinde varlığın imkânı üzerinde düşünmek, sonrasında da başkasını (kendim gibi) gözetmek suretiyle adalet ve ahlâkın tesis edilmesinin ve nihayetinde “öteki” (benim gibi olmayan, benden farklı olan başkaları) bağlamında ahlâk meselesini evrensel boyutta düşünmenin imkânlarını aramaktır.
Felsefede öznenin kendinden başkasını bilemeyeceği tezi, “solipsizm” (tekbencilik) diye adlandırılır.
“Tekbencilik, kişinin, kendi deneyimlerinden, durumlarından ve edimlerinden başka hiçbir şeyin bilincinde olamayacağını iddia eden bir teoridir.”2