İnsan canlısı, tarih boyunca ölümün kesinliği ve yaşamın geçiciliği karşısında varoluşun sürekliliğine tutunma arzusu içinde olmuştur. Bu arzu, kendine soyun devamını sağlama ve eser bırakarak kültüre katılma gibi yollarla kalıcılığa açılan tezahür imkânları bulmuştur. Yapay üreme teknolojileri, insanın biyolojik engelleri aşmasına yardım ederek bu kaçınılmaz arzunun bilimsel bir zemin üzerinde yeniden şekillenmesini sağlamaktadır. Ve fakat aynı anda insan oluşa içkin toplumsal yaşamla ilgili etik sorgulamalar da doğurmaktadır. Ne gibi mi?..
Varsayalım 18 yaşındasınız ve dün akşam IVF ile dünyaya geldiğinizi öğrendiniz. “Kişisel özdeşliğiniz” (personal identity) konusunda ne düşünür ne hissederdiniz? Varoluşa gözünüzü, annenizin ya da babanızın yaşadığı bir üreme sorunu sebebiyle IVF’ye başvurması neticesinde açmıştınız. Genetik yapınız, anneniz ile babanızın genlerinin bir karması idi. Sadece ebeveynlerinize ait yumurta ile sperm döl yatağında değil de laboratuvar ortamında birleşmiş, sonra rahimle buluşmuştu.
Varsayalım 18 yaşındasınız ve dün akşam bir taşıyıcı anne yardımı ile dünyaya geldiğinizi öğrendiniz. Anneniz rahminde olan bir engelden dolayı bir rahim desteği almış ya da tabiri caizse bir rahim kiralamıştır, ancak yumurta annenize sperm de babanıza aitse yine ebeveynlerinizin genlerini taşıyorsunuzdur. Genetik yapınızın yine anne–babanızın bir karması olduğu, sadece bir rahim bağışı alındığı ve 9 ayı geçirdiğiniz rahmin, anneniz olmayan bir kadına ait olduğu durumda kişisel özdeşliğinize ilişkin ne düşünür ne hissederdiniz?1