Editör aradığından beri etik–estetik ilişkisi kafamda dönüp duruyordu. Uyumadan önce biraz daha okumaya karar vermiştim. Zaten şimdi uyusam bile nasıl olsa gürültüye uyanacaktım. En azından yeni yılı karşılayan havaî fişeklerin gürültüsü geçene kadar okuyabilirdim. Okuduklarımdan aklımda kalan tek cümle Hadot’ya aitti:
“Yorumunu bilhassa kendiliğin tekamülü, kendilik kaygısı ve kendiliğe yöneliş üzerinde ziyadesiyle temerküz ettirerek ve etik modelini genel anlamda bir varoluş estetiği olarak tanımlayarak Foucault fazla saf bir estetik olarak bir kendilik tekamülü —korkarım XX. yüzyılın sonlarına has bir versiyonu olarak dandizmin yeni bir formunu— teklif ediyor olabilir.”1
Kendimi genişçe bir avluya bakan, mozaik zeminli, kare bir odada buldum. Bronz lambadan yayılan yumuşak ışığın aydınlattığı duvardaki pastoral fresklere dalmıştım ki arkamdan gelen sesle irkildim: “Ô Byzantie pai, khaire!” Arkama döndüğümde açık gri harmanisi içinde bir sedire hafifçe uzanmış, geniş omuzlu, düzgün sakallı bir ihtiyarla karşılaştım. Bütün Yunanca bilgimi bir araya getirerek “Barbaros eimi” diyebildim. “Olsun, anlaşırız. Geç, otur bakalım.” diyerek hasır örgülü iskemleyi işaret etti, “Mesele nedir?”
“Etik ile estetik arasındaki ilişkiyi soruşturuyorum, efendim” diyerek oturdum. “Bak, ben de bu dili anlamadım şimdi.