Müdrik bir varlık olarak insan, var–olanlar sahnesinden çekilip alınsaydı ortaya nasıl bir manzara çıkardı? Hiç şüphesiz böyle bir sahnede, algılayan, işaret eden, konuşan, bilen, düşünen müdrik varlık bulunmadığından algılanan, işaret edilen, konuşulan, bilinen ve düşünülen bir manzara da var–olmayacaktı. Elbette sahnede bir–şey var olmaya devam edecek; ancak o şeye, bir–şey bile —belki— denmeyecekti. Bir mekân–zaman sahnesi olarak kâinât yani olanlar yani oluş (kevn), ancak bir bilenin (âlim) bilgisiyle (ilm), bilinenlere (maʻlûm), dolayısıyla kendini aşkın bir oldurucuya, oluşturucuya (mukevvin) delâlet ve işâret eder, bir alâmet olarak alem olur ve Kâinât’ı, Âlem’e dönüştürür. Çok daha öz bir deyişle, mekân–zaman sahnesini, fiziki, meta–fizike tahvil eder. Denebilir ki, insan yani metafizik tırnak içine alındığında fizik, kayıtsızlığın sessizliğine gömülür; işaretsizliğin dilsizliğine bürünür.
İdrâk, bir–şeyi, peşi–sıra koşup “tutmak, yakalamak” ve o–şeyi içinde bulunduğu mahalden yani mekân–zaman parçasından “çekerek dışarı çıkartıp almak” demektir. Bu çerçevede her yakalama (idrâk), yakalayanın (mudrik) bir gayretle bütünden bir–şeyi yakalamasıdır; ancak yakalanan (mudrek), hiçbir zaman Bütüne eşit değildir. Bu tespit, insanın Bütünü, fiziği, metafiziğe çevirme etkinliğinin sürekliliğini yani bitimsiz olduğunu gösterir.