Modernlik, Din ve Devlet
Modernlik, en az iki asırdır yüzleşegeldiğimiz “kökü dışarıda” kavramların “yükte en hafif, pahada en ağır” olanı. Doğudan/güneyden bakıldığında sanayi–temelli emsalsiz bir iktisadî, siyasî ve askerî güç temerküzü; yüksek teknik ve alçak sömürgecilik. Kendini “Medeniyet” etiketiyle onurlandıran “bir seyl–i hurûşan,” veya “tek dişi kalmış canavar”. Batıdan/kuzeyden bakıldığındaysa akışkan bir kıvranış; uğultulu tepelere pervasız bir tırmanış. Kelimenin kökünü Oxford English Dictionary sayesinde 1627 yılına kadar geri götürebilsek de modernlik fikrini modalaştıran, 19. yüzyılın sıradışı Fransız şairi oldu: Baudelaire, Modern Hayatın Ressamı, 1859–60. Esrik bilgeye göre modernlik “geçici, kaçak ve umulmadık” olandı. Çağ’daşlık veya bugün’delik demekti.1 Aslında kavramın içeriği, buna yakın anlamda Marx ile Engels tarafından Komünist Manifesto’da (1848) kullanılmış gibiydi: “Üretimin daimî yenilenmesi, tüm sosyal şartların kesintisiz kargaşası, sonugelmez belirsizlik ve kışkırtma, burjuva çağını bütün öncekilerden ayırmaktadır. Tüm sâbit, donmuş ilişkiler kapı dışarı edilmiştir; yeni ilişkiler de daha kemikleşemeden antikalaşıyor. Katı olan her şey buharlaşıyor.” Daha somut bir dille modernlik; hızlı sanayileşme, şehirleşme ve bürokratikleşme ortamında, rasyonellik ve nesnellik görüntüsüyle “tüm değerlerin yeniden değerlenmesi” demekti. Modernliğin eşiğinden kasıt ise geniş anlamda 1500–1800 arası “ticarî/coğrafî keşifler, akıl ve bilim” çağı; dar anlamdaysa 1700–1800 arası “Aydınlanma, kâğıt para ile hızlanan finansallaşma, sanayiye ve sömürgeciliğe hazırlık” dönemidir.