Tasavvufu seyrüsülûk yoluyla insanın ahlâkî değerlerini keşfetmesi, geliştirmesi ve yaşama aktarması sürecini temel alan bir disiplin olarak görmek, yaygın bir alışkanlıktır. Buna karşılık tasavvuf ve ahlâk arasındaki ilişkiyi izah etmek, göründüğünden daha zordur. Tasavvuf ve ahlâk disiplinlerinin sınırlarını ve imkânlarını belirsizleştirecek ölçüde hem tasavvufun hem de ahlâkın nesnel tanımlarına ulaşmadaki güçlük, bu kanaatin güçlenmesini sağlayan amillerden biri olabilir. Yanı sıra tasavvuf metinlerinin başından beri ahlâkî erdemlere ya da erdemsizliklere ilişkin terminolojiyi etkili bir şekilde istimal etmesi, tasavvuf ve ahlâkın özdeşleştirildiği yaklaşımlar için mesnet teşkil etmiş olabilir.
Buna mukabil, ahlâkın mahiyetine dâir farklı yaklaşımların varlığı, tasavvufun, en azından bunlar arasından, hangisine daha yakın olduğunu sorgulamayı gerektirir. Felsefî ilimlerden biri olarak “ahlâk”, öncelikle siyaset, ev yönetimi ve nefis terbiyesi şeklinde sıralanabilecek üç temel konuyu inceler ki tasavvuf, bunların hepsine şamil bir disiplin değildir. Bu yapısal farklılığa eklenecek ikinci bir fark, yöntemle ilgilidir; ahlâk ilmi, nedensellik prensibi çerçevesinde ve belirli doğa teorilerinden hareket ederek mizacın itidale ve yetkinliğe ulaştırılmasını esas alırken tasavvufta, insanın kemale erme sürecinde gerçekleştirdiği riyazet ve mücahede türünden uygulamalar, marifeti veya kemâli zorunlu olarak gerektirmez; çünkü bunlar, nihaî tahlilde ilâhî inayet ve lütuf eseridir.1 Bununla birlikte tasavvufun özellikle Kur’ân–ı Kerîm’de ve sünnette işaret edilen hususlara dayanmak suretiyle ahlâkî değerler ve erdemlerin geliştirilmesi konusunda belirgin bir katkı sunduğunu inkâr etmek mümkün değildir. Bu durumda tasavvufu felsefî değil ama “din” kaynaklı ahlâk anlayışları kategorisi içinde yer alan tutumlardan biri olarak kabul etmek gerekir.